Göğe Açılan Eller (Öykü)

Baharı müjdeleyen bir mart gününde mezarlıkta olmak insanı farklı duygular içine sokabilir. Beyaz mezar taşları her yaşayan canlının başına gelecek kaçınılmaz ölümü anımsatır insana. Yapraklanan ağaçlar ve binbir renkte açan çiçeklerle uyanan doğa ise evrende durmadan tekrar eden mucizevi doğumu. Yaşamın iki ucunu bir arada görmek ise kişide duygu karmaşasına sebep olabilir.

Fakat kısa dönem Jandarma Er Devrim, götürüldüğü şehitlikte bir duygu karmaşası içerisinde değildi. Mezarlıkta iki şey dikkatini çekmişti: Birincisi, koca şehitlikte hepi topu yedi tane mezar olmasıydı. O sabah içtimadan sonra komutanları, Şehitler Günü kapsamında şehitliğe gideceklerini söylediğinde çok daha fazla mezar göreceğini düşünmüştü. İkincisi, yedi mezar dışında kazılmış ve hazırlanmış üç tane daha mezar yerinin olmasıydı. Şehitlerini bekliyordu mezarlar. Kafka’nın kuşunu aramaya giden kafesi gibi.

Etkinliğe vali, garnizon komutanı, belediye başkanı gibi şehrin ağır topları katılacağı için kısa dönem askerler, nam-ı diğer ‘poşet’ler tercih edilmişti. Protokolün birer ikişer şehitliğe damlamasıyla birlikte Uzman Jandarma Çavuş Serkan, askerleri topladı ve emri verdi:

“Her şehit mezarının bir başına bir de ayağına birer asker geçecek şekilde dağılın!”

Urfalı badisi Kadir’le havadan sudan konuşan Devrim, Serkan komutanın verdiği emirle yakınındaki mezarın ayak kısmına geçti. Urfalı Kadir de aynı mezarın baş kısmında durdu. Protokol ve basın, yavaş adımlarla mezarların etrafında toplandı. Sanki herkes toprağın altındakileri rahatsız etmekten korkar gibiydi, küçük adımlarla yürüyor ve ayaklarını yere yavaş basıyorlardı. Bir kütüphane sessizliği vardı etrafta.

Gazeteciler görüntü almaya başlayınca, cübbesinin içinde çok fiyakalı duran Müftü, kalabalığın arasından çıkıp ilk mezarın başına geçti ve konuştu. Devrim pür dikkat onu dinledi. Duymadığı bir şey söylemedi Müftü. Şehitlerin öneminden, cennetteki yerinden bahsetti ve konuşmasının sonunda şöyle dedi:

“Tüm şehitlerimizin aziz ruhlarına El-Fatiha!”

Mezarlıktaki kalabalık sanki dört gözle bu anı bekliyormuş gibi, aynı anda ellerini göğe açtı. Sadece Devrim dışında. Bu durumun sebebini açıklamak için tam burada bir parantez açmak gerekiyor. Devrim ömrü hayatında namaz kılmamış, bir gün oruç tutmamış, hiç dua etmemişti. Öğrencilik hayatı boyunca zorunlu din derslerinde ezberlediği duaları ise sınavı geçtikten sonra zihninden tamamen silmişti. Tüm bunlar gayet doğaldı, çünkü Müslüman değildi. Herhangi bir dine bağı yoktu.

Devrim, gafil avlanmıştı. Böyle olacağını bilseydi bir bahane uydurur, şehitliğe gelmezdi. Soğuk terler dökerken ne yapması gerektiğini düşündü. Eğer ellerini açmazsa kötü bir durum içerisinde bulabilirdi kendini . Hem komutanları hem de asker arkadaşları tarafından baskıya uğrayabilirdi. Üstüne üstlük, kameralar da vardı. Şehitlerin ruhuna Fatiha okunurken ellerini açıp dua etmeyen asker olarak etiketlenebilirdi. Rezil olurdu. Ellerini açmalıydı ama dua etmeyi bilmiyordu ki. Elini içinden gelerek açmayacaktı. Zorunda olduğu için açacaktı. Bir tür kandırmaca gibi. Tüm bunlar Devrim’in aklından bir, bilemedeniz iki saniye içinde geçti.

Ve Devrim kararını verdi, ellerini göğe açtı. Ellerini nasıl açması gerektiğini görmek için etrafına baktı göz ucuyla. Urfalıya baktı, tombul ellerini göğsüne kadar kaldırmıştı. Ahmet de öyle yaptı. İki mezar ilerideki Müftüye baktı, o ise bembeyaz, ince parmaklı ellerini göbek hizasında tutmuştu. Hemen ellerini biraz aşağı indirdi Devrim. Sonuçta koca Müftü, ellerin göğe nasıl açılacağını Urfalıdan daha iyi bilirdi. Üniversitesini okumuştu. Serkan komutan gözüne takıldı bir anda. Onun kürek gibi kaba elleriyse yüzüne yakındı. Öyle mi yapsaydı acaba? Bu arada herkes birer ikişer ellerini yüzüne sürdü. Devrim de onları taklit etti.

Böylece ilk kez Devrim’in elleri göğe açıldı. İstemeden de olsa. Askerden sonra öğretmen olarak gittiği köylerde katıldığı taziyelerde de o eller birçok kez göğe açıldı. Dua edilmeden. Öylesine.

Eğer bir Yaratıcı varsa Devrim’i affeder mi?

Bilmiyoruz.