Benzemez Benzerlikler (Ömer Altan)

Ruhşen Doğan Nar, İçimdeki Robot isimli ilk öykü kitabından itibaren ana akım edebiyat alanına uğramadan kendi patikasını açan bir isim. Hem bilimkurgu ve türevlerinde kalem oynatması hem de yerli ve mizahi maya tutturma çabası onu memleketin genel yazar profilinden farklılaştırıyor.

“Nefes almaya üşeniyordum. İyi ki nefes almak refleks bir eylemdi. Yoksa onu bile yapmaya üşenirdim.”

Cesur Şubat isimli çocuk kitabının değerlendirmesini küçük okurlarımıza bırakırsak, elimizdeki eserle birlikte yazar namına üç kitaplık bir külliyattan bahsediyoruz. Bu kitapları birbirinden ayrı ele almak zor, bir dumanın halkalanarak yayılmasına benzer şekilde genleşen anlatılarla karşı karşıyayız. İlk kitabın ilk öyküsünden bu son kitabı oluşturan uzun öyküye giden yolda benzer motifler, benzer karakterler, benzer meseleler birbirine benzemez biçimde didikleniyor. Nar’ın yazdıklarını okuduktan sonra dünyasına aşina olmamıza rağmen bir sonraki sürprizi beklemenizin sırrı da burada yatıyor.

Bilimkurgu edebiyatı kadar gizem öykülerinden de beslenmişe benziyor yazarın kalemi. Fikirleri ve kurgu hâkimiyeti dikkat çekiyor. Basitçe şaşırtmakla ilgilenmiyor, içinde bulunulan durumlar doğaları itibariyle okuru afallatıyor. Kurduğu yapılarla eserlerinin arka planına dünyayı yerleştiriyor, şaşırın diyor, şaşırın ve farkına varın. İçinde bulunduğumuz koşulları bir an önce sorgulamamız gerektiğini vurguluyor, fakat okura didaktik şekilde geçen bir mesaj değil bu – nasıl derler, “sübliminal”.

Nar’ın eserlerine baktığımızda ölçeğin alabildiğine genişlediği maceralar görüyoruz. Okuru davet ettiği gelecek 10-20 yıla uzanmıyor; asırları, hatta daha fazlasını düşünmeye hazırlanmak gerekiyor. Bu kitapta ise zaman değil de mekân, ama daha ötesinde gerçeklik öylesine eğilip bükülüyor ki, okurun kavrayışı gündelik daralmanın içinden sınırsızlığa çekiliyor.

“Başım dönüyordu. Duyduklarım gerçek miydi? Gerçek olabilir miydi? Böyle bir şeye inanabilir miydim? Böyle binlerce soru birbirine bağlanmış, aklımı işgal ediyordu.”

Yalnız, Nar’a özgü yaklaşımda tüm bu korkutucu boyutlanma gündelik gerçekliğe sıkı sıkıya bağlı. Evet, çok güç görünen bu iddiayı hedef belirlemiş yazar ve her seferinde alelade detaylardan ördüğü merdiven umulmadık rakımlara ulaşıyor.

Ne anlama geliyor bu? Market ilanları, otobüs gecikmeleri ya da boş lakırdıya denk günlük düşüncelerle ilerlettiği olay örgülerini esas değinmek istediklerine kamuflaj yapıyor Ruhşen Doğan Nar. Sonra bir anda okur hiç beklemediği akıl yürütme kavşaklarında buluyor kendini. Zaman ya da yabancılaşma gibi derin meseleleri hayal gücü yoğun şekilde hikâyeleştiren bir isimle karşı karşıyayız, fakat yazım tarzı bu ciddiyeti taşımayı reddediyor. Sürekli memleketten kesitler zerk ettiği kozmik ölçekli tabloların mizahla anılması için var gücüyle çabalıyor.

“Haklısın abi, ikimizin uzmanlık alanları başka. Seni ortamlar bozmuş, beni de kitaplar bozdu.”

Hayatta gördüğü acımasızlık ve zekâsızlıkla aramıza mesafe yerleştirmek amacıyla kullanıyor mizahı yazar. Görüyor, duyuyor, tartışıyor onun karakterleri, fakat hepsi hapishanedeler. Sadece elimizdeki kitabın dünyasını tasvir etmiyor bu satırlar, öykülerden türeyen öykülerin bitimsiz atmosferi “anlatılan senin hikâyendir” fısıltılarıyla örülüyor. Bahsedilen ne kadar ani, acil ve sarsıcı olursa olsun, absürdün alaysamasından kurtaramıyoruz dimağımızı. Gülümsüyoruz, sinir bozukluğuyla, şokla ya da acıyı göz ardı edebilmek saikiyle. Gülümsüyoruz, çünkü yaşananlara tüm dikkatimizle bakmaya katlanamıyoruz.

“Orada acı çekmek için bulunuyorlardı. Sadece çekilecek acı onlara aitti. Başka hiçbir şeyleri olmamalıydı. Şuurlarının açık olması yeterliydi. Böylece acının her zerresi beyinleri tarafından algılanmalıydı. Yaşamlarına devam edecekleri kadar su ve yiyecek alıyorlardı. Daha fazlasına ihtiyaçları yoktu.”

Hapishane, hücre, kafes; aynı kısılmışlığı aktaran farklı imgeler bu kitapların coğrafyasını sarmış durumda. Yazarın yolculuğu sistemin tekdüzeleştirdiği varoluşu böylesi imgelerle tekrar tekrar resmetmeye dönüşüyor. Bu noktada tehlikeler ufukta flu, fakat belirginleşecekler mi? Odak sınırlılığı iletmeye saplanmış. Zamanla hikâyecilik de mi çitlerle çevrilecek? Sorunların akılcı analizleri hayal gücünün uçucu yorumlarını gölgeleyecek mi?

Sorulara daima gülümseten cevaplar sunulabilir fakat aranan özgün terkibin zengin hammaddeye de ihtiyacı yok mu? Yazar bakış açısına ket vurarak ifade potansiyelini budamış olmaz mı? Sorumluluk nereye yönelmeli? Kalemin renklenmesine mi, keskinleşmesine mi? Belki bir ihtimal her ikisine birden.

Okura vaatlerle yaklaşan yazarların arasında bir başka duruyor Ruhşen Doğan Nar. Bu hem olumlu hem olumsuz. Okuma geçmişinden çıkardığı sağlam sistematikle yazdığı belli, fakat yazınsal konfor alanını genişletmek konusundaki iradesi muğlak. Müdanasızlığı okurun ona yaklaşmasını da engellemekte.

Kabulleri dışında yaşayanlarla empati kurmakta zorlanıyor mu? Kapıyı okurun çalmasını mı bekliyor? Adım adım yaklaşıyor mu ortak saymadıklarına? Yeni eserlerinde okuyacağız. Böylesi ücra alanlarda test uçuşları sürdüren bir sesi kaybetmeyi göze alamayız çünkü. Olsa olsa bekleriz, sıkı sıkıya sarıldığı belirlenimlerin kafesinden dışarı çıkmak için beklenmedik adımlar atmasını.

“Çocukken yalanı hiç sevmez, hiç yalan söylemezdim; özellikle aileme. Yalandan yine hoşlanmıyordum; ama söylüyordum. Şu son birkaç ayda yalanın dibine vurmuştum. Yalan dolanla çevriliydi hayatım. Ne annem ne de babam işsiz kaldığımı, koca şehirde yapayalnız ve sersefil yaşadığımı bilmiyordu. Bilselerdi ne değişirdi? Üzülmeleri ne işe yarardı?”

 

Ömer Altan

Kaynak: T24