Kuşak Harbi (Öykü)

Yere eğildi, suya hasret bir avuç toprak aldı eline. Sıktı, kum saati misali avucunun içinden aktı toprak. Gözlerini kapattı, kokladı avucunun içini. Özlemişti, yıllar yılı büyükşehirde bu kokuyu aramıştı.

Yirmi koca yılın ardından, artık sadece yaşlıların mesken tuttuğu köyündeydi. Dağlara baktı; başı dumanlı, heybetli dağların dost selamını aldı.

Derin derin soluk alıp verdi. Toprağın, otların, anızın, sac ekmeğinin kokuları birbirine karışmıştı.

Köyden göç ederken babası vardı başlarında. Bir dev çınardı babası; koca gövdesinin altında bir kadın, beş çocuğu saklardı.

Şimdi kendisi de bir babaydı. Babası ve annesi peşi sıra öleli beş sene olmuştu.

Yalnız değildi, yedi yaşındaki oğlu yanındaydı. Babasının yaşaran gözlerini görmüyordu; çünkü babasına bakmıyordu. Aklı fikri telefonundaydı, şebeke çekmiyordu ve internete giremiyordu.

Babası geçmişin tozlu sayfalarında anılar arasında dolaşırken, oğlanın tek derdi internette dolaşabilmekti.

 

“Babacığım, burada internet çekmiyor. İnternetten oyunumu oynamak istiyorum.”

“Çekmemesi normal. Dağların arasındayız.”

“Ama internete girmeliyim baba.”

“Elimden bir şey gelmez ki. Ne yapabilirim?”

“Yüksek bir yere çıksak…”

İnternet çeker umuduyla dağa tırmanmaya başladılar. Yürüdükçe hava soğuyordu. Dağların başında henüz erimemiş karlar vardı, karın soğuğunu taşıyan rüzgarı enselerinde hissettiler. Baba geri dönme teklifinde bulundu; ama oğlan inatçıydı. Yürüdüler.

Yarım saat sonra “Artık geri dönmeliyiz,” dedi adam. Oğlan omuz silkti: “Beş dakika daha çıkalım lütfen baba. Lütfen lütfen lütfen…” Adam başını sallamak zorunda kaldı. Yollarına devam ettiler.

Çocuk önüne bakmadan, gözleri telefonun şebeke göstergesinde ilerliyordu. Adam ise onu on metre arkadan takip ediyordu. Bir ara ayakkabısına taş kaçtı. Adam taşı çıkarmak için durdu.

Çocuk arkasına bakmadan yürürken arı kovanlarını fark etmedi, yanından geçti. Arı vızıltılarını da duyamadı, kulaklıkları takılıydı.

Ayakkabısındaki taştan kurtulan adam koşarak oğluna yetişmeye çalıştı. Burnunun dibinde beyaz renkteki arı kovanlarını gördüğünde artık çok geçti. Arılar etrafını sarmıştı. Başının etrafında dolaşıyorlardı.

Arı alerjisi olan adam korkudan donup kaldı. Bir arı terli alnına konmaya çalışınca, eliyle arıya vurdu. Sinirlenen arı adamın elini soktu.

Acıyla çığlık atan adam eline baktı, arının soktuğu yer kızarmıştı. Kadere bakın, bir ay önce sağ elini yine bir arı sokmuştu. Bütün vücudu şişmiş, hastanelik olmuştu. Doktor, “Arılardan olabildiğince uzak durunuz,” demiş ve ciddi bir ses tonuyla eklemişti: “Bir kez daha arı tarafından sokulursanız, ölürsünüz.”

Elinin şişmeye başladığını hissediyordu. Damarlarında dolaşan zehri düşünüyordu. Kalbi delicesine atıyordu, sol kolunda uyuşma başlamıştı. Bayılmadan önce, “Oğlum,” diye bağırdı. Yüce dağlarda yankılandı sesi.

Çocuk yürüdü yürüdü yürüdü; ta ki cep telefonu çekene kadar. Mutlulukla arkasına döndü: “Yuppi! Baba, babacığım telefon çekiyor,” dedi; ama babası ortalıkta yoktu.

Babasını cep telefonundan aradı. Beş yüz metre geride, kalp krizinden ölen adamın cep telefonu çalmaya başladı:

“Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…”