
Kendimi nesli tükenmekte olan bir hayvan gibi hissediyorum.
Sabah uyandığımda aklıma dedemin –babamın babasının; annemin babası ben doğmadan önce vefat etmiş- sık sık anlattığı, matrak bir fıkra geldi. Kendi anlattığı fıkraya kendisinin, o devasa göbeğini hoplatarak gülüşünü görmenizi isterdim. Toprağı bol olsun!
Size de o fıkrayı anlatmak isterdim ama yapamam. Neden mi? O fıkrayı anadilimde size anlatmalıyım. Dilimin sesleri, vurguları, sözcükleri ve deyimleri gibi kendine has özellikleri olmadan anlattıklarım size o kadar da komik gelmez. Yeniden ısıtılmış pilav gibi tatsız tuzsuz olur. Lokma ağzınızda büyür de büyür.
İşin kötüsü, anlatacak kimsem de yok. Anadilimi konuşabilen son kişiyim. Çocuklarım, akrabalarım, soydaşlarım sadece birkaç kelime, üç beş kalıp ve küfür biliyor. Sömürgecilerin dili olan yeni anadillerini konuşurlarken bu kelimeleri araya sıkıştırıyorlar. Yüz beş yaşındaki ben, işte bu yüzden nesli tükenmekte olan bir hayvanım. Bir tür umutsuz mavi balinayım.
Yakında olacağını hissettiğim ölümümle anadilimin tüm efsaneleri, hikâyeleri, fıkraları, atasözleri, deyimleri, türküleri, şarkıları ve ağıtları yok olacak. Diyeceksiniz ki, onların hiç çevirisi yok mu? Evet var ancak çeviri aynı tadı verip benzer hissiyatı yaratabilir mi? Sömürgecinin dilinde, bir mumya gibi cansız, ruhsuz olacak tümü. Müzedeki dinozor kemikleri bile anadilimden daha canlı sayılır. Dil dediğimiz şey konuşanları varsa yaşar, konuşanı kalmayınca ölür. Bu kadar basit!
Öfkeli olduğumu fark etmişsinizdir. Sömürgecilere olan nefretimi dile getirmeye çalışsam yüzlerce sayfa uzunluğunda bir roman ortaya çıkar. Onlar neler mi yaptılar? Neler yapmadılar ki! Öncelikle, anadilimizi yasakladılar. Bizi, dilimizi ve kültürümüzü yok saydılar, aşağıladılar ve bizi asimile ettiler.
Bu haksızlığa isyan edenleri o gökyüzünde sabit duruyormuş gibi gözüken uzaygemilerindeki hapishanelere attı Andromedalılar. Bazılarının bir daha yüzlerini göremedik. Kayıplara karıştılar. Büyük ihtimalle başka gezegenlerdeki hapishane kolonilerine sürgün edildiler. Dilimizin, kültürümüzün en sıkı savunucuları ortadan kaybolunca geriye kalanlar umutlarını yitirdiler. Direnme gücünü kendilerinde bulamadılar. Andromedalıların karşısında sallabaş köpeklere döndüler. Anadillerini unutup sömürgecilerin kötü kopyalarına döndüler.
Kendi tuhaf, basit ve ruhsuz dillerini bize zorla öğrettiler. Her yerde onu konuşmamızı zorunlu kıldılar. Anadilimde konuşunca para cezası aldığım bile oldu. Kaç defa o gökyüzü hapishanelerine atıldım, sayısını unuttum. Birbirinden farklı bin tür işkenceden geçtim. Aylarca hapiste yattım. Nedense beni diğer gezegenlere sürgün etmediler. Sebebini bir türlü çözemedim.
Dünyadaki tüm insanlar artık Andromedalıların o iğrenç Standart Dilini konuşuyor. İnsanların anadilleri her gün birer ikişer yok oluyor. Bu hızla giderse elli yıl sonra hiçbir dil hayatta kalmayacak. Herkes o ruhsuz uzaylı dilinden başka bir dil bilmeyecek. Böylece efsanelerde geçen o Babil Kulesi tekrar inşa edilmiş olacak.
Bir yıl önce birkaç genç Andromedalı –gençleri bile yüzlerce yaşında- benimle günlerce röportaj yaptı. Aklıma gelen tüm masalları, efsaneleri, türküleri, şarkıları, atasözlerini, deyimleri, sözcükleri ve hatta argo ifadeleri dinlediler. Her şeyin hem görüntü hem de ses kayıtlarını tutup akademilerine geri döndüler. Sanırım sevgili anadilimin tabutuna çakılan son çiviydi bu. Onu yıkamışlar, kefenlemişler, tabutunu hazırlamışlardı. Yalnızca gömmek kalmıştı geriye.
Rüyalarımda bile anadilimi konuşamıyorum son günlerde. Sanırım Azrail’in ziyareti yakın. O canımı alırken bir türkü çığıracağım anadilimde.
Boynum dik bir şekilde, avaz avaz!
Sitedeki diğer öyküleri okumak için tıklayınız: Öyküler




